......
Türkçe (Türkiye)KürtçeEnglish

E-UYELİK SİSTEMİ

SEÇİM BİLDİRGESİ

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün6956
mod_vvisit_counterDün7298
mod_vvisit_counterBu Hafta20014
mod_vvisit_counterGeçen Hafta29535
mod_vvisit_counterBu Ay58557
mod_vvisit_counterGeçen Ay109305
mod_vvisit_counterTüm Zaman7000253

We have: 66 guests, 7 bots online
Senin IP no:: 3.234.241.200
 , 
Today: Jul 13, 2020

Burkay; “Çözüm süreci ve yeni, demokratik anayasa”
AddThis Social Bookmark Button

HAK-PAR Genel Başkanı Kemal Burkay, bugün (29 Temmuz 2013) saat 11.00’de Parti’nin yeni genel merkezinde, çözüm süreci ve yeni anayasa ile ilgili bir basın toplantısı düzenledi. Birçok TV kanalı ve haber ajansının izlediği toplantıda Burkay konuşmasının başında basın mensuplarını selamladı ve çözüm süreci ile yeni anayasaya ilişkin görüşlerini dile getirdi. Burkay’ın bu konuda şöyle dedi:

 

“Sayın basın mensupları,

Toplantımızın konusu Kürt sorununa ilişkin çözüm süreci ve yeni anayasa çalışmalarıdır. Bu konudaki açıklamalarımın ardından, buna ve diğer güncel konulara ilişkin sorularınız olursa cevaplarım.

Şu anda ülkemizin gündeminde, bulunan iki önemli konudan biri kanımca Kürt sorununun çözümüne yönelik süreç, diğeri ise yeni, çağdaş, demokratik bir anayasadır.

Bu ikisi birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Kürt sorunu çözülmeden Türkiye demokratikleşemez. Bunun gibi, Kürt sorununun çözümüne uygun bir zemin oluşturan bir anayasa yapılmadan Kürt sorunu çözülemez.

Bir başka deyişle, verili koşullarda Kürt sorununun çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi birbirine bağlıdır.

Türkiye’nin egemen çevreleri, on yıllar süren Kürtlerin inkârından, buna eşlik eden eşi menendi görülmemiş baskı politikasından, Kürtlerin varlığını kabule ve sorunun salt şiddetle çözülemeyeceği noktasına geldiler. Bu nedenle ve ülkeyi esir alan son 30 yıllık çatışma ortamının ardından, bugün sorunun diyalog ve siyaset yoluyla çözümünden söz ediyoruz. Bu elbet olumlu bir gelişmedir.

Ancak çözüm ne? Bazılarına göre bu PKK’nin silahları bırakmasıdır. Bu kesimlere göre PKK silahları susturmanın ötesinde tümüyle bırakırsa sorun kalmayacaktır.

Peki bu süreci başlatan ve onu “barış ve çözüm süreci” olarak niteleyen hükümetin çözüme ve barışa ilişkin projesi ne? Bu proje ortada görünmüyor.

Silahları bırakması beklenen ve çözüm sürecinde taraf gibi davranan PKK-DTK-BDP kesiminin barışa ve Kürt sorununun çözümüne ilişkin projesi ne? Onun da ne olduğu net değil, bu kesim de kamuoyuna derli toplu bir çözüm projesi sunmuş değil. Eğer çözüm için önerdikleri, zaman zaman dile getirilen ve “demokratik özerklik” denen şey ise, bu da içi boş bir talep.

Oysa Osmanlı’dan miras kalan ve Cumhuriyet dönemiyle birlikte iki yüzyılı aşan süredir devam eden bu sorun, ancak bugüne dek izlenen yanlış ve sonuç vermeyen politikaların terki ve eşitlik temelinde adil bir çözümle mümkündür. Bu da taraflar bakımından, özellikle de Türk yönetimi bakımından köklü bir zihniyet değişimini ve kapsamlı, cesur bir projenin hayata geçirilmesini gerektirir.

Partimiz, 30 yıla yakındır süregelen çatışma ortamının, kirli savaşın çözüme hizmet etmediğini, şiddetin iki taraf için de bir çözüm olmadığını, bu nedenle PKK’nin silahları tümden bırakmasını, devletin de Kürt gerçeğini kabul edip bu sorunun boyutlarına uygun biçimde barışçı bir çözüme yönelmesini, yani Kürt halkının tüm temel haklarını tanımasını öteden beri savundu.

Kürt sorunu PKK ile ve onun silahlarıyla ortaya çıkmış değil. PKK silahları tümden bıraksa, hatta tümden ortadan kalksa bile bu sorun çözülmüş olmayacaktır.

Dünyanın başka yerlerinde de dünden bugüne yaşanan benzer onlarca sorun nasıl çözülmüşse Kürt sorunu da öyle çözülecektir. Yani ya ülkesi dört devlet arasında bölünmüş Kürt halkının ayrılıp kendi devletini kurması, ya da tüm temel haklarına sahip olarak birlikte yaşadığı halklarla, Türkiye’de Türk halkıyla federal biçimde bir arada yaşamasıdır.

Biz HAK-PAR olarak bu ikincisini tercih ediyoruz ve böyle bir çözümü, ülke ve bölge koşullarına uygun ve gerçekçi buluyoruz. Kürt halkının ezici çoğunluğunun da bunu tercih edeceği kanısındayız.

Bunun için devlet yeniden ve federal bir temelde yapılanmalıdır.

Kürt halkı nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu coğrafyada, tarihi ve bugünkü adıyla Kürdistan’da federal bir statü edinmeli, serbest seçimlerle yerel yönetimini (yerel meclis, yerel hükümet vb.) oluşturmalıdır.

Kürtçe Türkçenin yanı sıra ülkenin ikinci resmi dili olmalı, kamu alanı ve eğitim dahil, hayatın her alanında serbestçe kullanılmalıdır.

Nüfusu ve yaşadığı geniş coğrafya olarak, Türklerin yanı sıra ülkedeki ikinci büyük ulusal grup olarak Kürt halkının kimliği anayasada yer almalıdır.

Yeni anayasanın gerçekten demokratik olması ve Kürt sorununun çözümüne zemin hazırlaması buna bağlıdır.

Yeni anayasa ile ilgili olarak diğer önerilerimiz de şunlardır:

Yeni anayasa aynı zamanda, laiklik için temel ilkeleri kapsamalıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın anayasada yer alması laiklikle çelişen, onu hiçe indiren bir durumdur. DİB resmi kurum olmaktan çıkarılmalı ve vakfa dönüştürülmelidir. Diğer inançlar da kendi dinsel hizmetleri için benzer özel kurumlar veya vakıflar oluşturabilirler.

Bunun yanı sıra zorunlu din dersleri kaldırılmalıdır.

Bu olmadan Türkiye gerçek anlamda laik bir ülke olamaz. Ülkenin ikinci büyük sorunu olan Alevi sorununun çözümü, Alevilerin kendilerini eşit yurttaş olarak görmeleri, bunun yanı sıra Hıristiyan, Musevi, Êzdi gibi diğer inanç mensuplarının üzerindeki baskıların son bulması, böylesine demokratik bir düzenlemeyle ve bunun hayata geçmesiyle mümkündür.

Anayasa, bunun yanı sıra düşünce, basın, örgütlenme ve gösteri özgürlükleri gibi temel özgürlükler, sendikal ve sosyal haklar, kadın hakları, çevre hakları bakımından da AB standartlarına uygun biçimde formüle edilmelidir.

Böyle bir anayasa, hukuk sisteminin bir bütün olarak gözden geçirilmesinin, Seçim Yasası, Siyasi Partiler Yasası, TCK dahil, tüm diğer yasaların demokratikleştirilmesi için de temel bir adım olacaktır.

Peki şu anda durum ne? Böyle bir anayasa yapmak için ilgili kurumlar ve aktörlerde niyet ve kararlılık var mı?

Ne yazık ki buna evet demek mümkün değil. Ne Parlamento ne hükümet, ne de iktidarı ve ana muhalefet partisiyle etkili aktörler böylesine bir köklü değişimi istemekten, hatta düşünmekten çok uzaklar.

İktidar Partisi’nin ne Kürt sorununun çözümüne, ne de anayasaya ilişkin olarak böylesine köklü, kapsamlı bir projesi yok. Sayın Başbakan daha yeni, anadilde eğitimi ve yüzde 10 seçim barajını düşürmeyi bile düşünmediklerini söyledi. Sayın Başbakan ve diğer hükümet sözcüleri sık sık mevcut anayasanın dibacesindeki ve ilk üç maddesindeki değişmez olarak nitelenen kimi belirlemelere dokunmayacaklarını dile getirmekteler.

Ana Muhalefet Partisi CHP ise böyle şeylerden söz etmeye bile açık değil;  hükümetin, mevcut sistemle, yüz yıllık paradigma ile çelişen bazı sınırlı, palyatif adımlarını bile ihanet sayıyor.

MHP derseniz zaten umutsuz bir vaka, her türlü değişim ve dönüşüme karşı, statükonun yılmaz bekçisi.

Parlamentoda oluşturulan ve 400 günü aşkın süredir sözde yeni anayasayı hazırlamakla görevlendirilen Anayasa Uzlaşma Komisyonu, BDP ile birlikte bu dört partinin temsilcilerinden oluşuyor ve tam bir uzlaşmayı şart koşuyor. Böylesi bir koşulla yeni anayasanın yapılamayacağı daha başından belliydi. 420 gün sonra gelinen durum da bunu gösteriyor.

Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun bugüne kadar üzerinde uzlaşmaya vardığı 48 maddenin parlamentodan geçirilmesi de ne yeni anayasa sorununu çözer, ne de temel sorunların çözümünün yolunu açar. Bu da bir kez daha mevcuda rötuş yapmak olacaktır.

Oysa Türkiye’nin köklü bir değişime, çağdaş bir demokrasiye, bunun için de baştan sona yeni bir anayasaya ihtiyacı var.

Yeni ve mevcut sorunlarımızın çözümü için yolu açacak gerçekten demokratik bir anayasa için öngörü, cesaret ve kararlılık gerekir.

Yeni anayasa ülkenin gerçeğine, toplumsal çok renkliliğe uygun biçimde düzenlenmelidir. Gelinen aşamada toplum artık, onu tek renge boyamaya çalışan ve elini kolunu bağlayan böylesi deli gömlekleriyle yönetilemez.

Mevcut 12 Eylül anayasası yenisine esas alınamaz. Bu anayasadaki hiçbir hüküm, devletin cumhuriyet ve “sosyal, demokratik hukuk devleti” ilkeleri dışında, değişmez olarak kabul edilmemeli, hiçbir tabu değişim gereğinin önüne konmamalıdır.

HAK-PAR olarak gelinen aşamada bu konuda kamuoyunu aydınlatmayı ve mevcut partileri uyarmayı bir görev sayıyoruz. Parlamento’nun bu yapısıyla, bu partiler ve bu tutumla ne Kürt sorununu ve diğer önemli sorunları çözmesi ne de demokratik, çağdaş bir anayasa yapması mümkündür.

Parlamentoda çoğunluğa sahip olan ve hükümet eden AK Parti, aynı zamanda yeni anayasanın yapılmasından birinci derecede sorumludur. AK Parti eğer şu andaki açmazı aşmak ve ülkenin beklediği tarihsel değişim ve dönüşümün mimarı olmak istiyorsa, cesur ve kararlı olmalı, aynı zamanda kendisini değiştirmelidir. Bunun için yukarda temel ilkelerinden söz ettiğimiz çağdaş ve demokratik bir anayasa taslağı hazırlayarak parlamento’nun onayına sunmalı, BDP ve CHP’nin –tamamen, belki kısmen-desteğini alarak üçte iki çoğunluğu sağlamaya çalışmalıdır. Böylesi bir tasarı parlamentodan geçerse, referanduma gitmesi halinde halktan onay alacağından kuşku olamaz.

Ana Muhalefet Partisi CHP de, eğer geçmişin ağır kamburunu üzerinden atıp, demokrasiye ve değişime omuz vermek istiyorsa, kendisini yenilemeli, boş laf üretmekten vazgeçip söz konusu çözüm ve değişim sürecinin gerek duyduğu köklü, kapsamlı projelerle ortaya çıkmalı, bu konuda iktidarı engellemeyi bırakıp onu olumlu yönde zorlamalıdır.

Kürt kesiminden parlamentoda temsil edilen BDP de, gözünü İmralı ve Kandil’e dikmekle vakit geçirmeyip Kürt halkının tüm temel haklarına sahip çıkmalı ve hem çözüm, hem de yeni anayasa konusunda net projeler üretmeli ve bunun için çaba göstermelidir.

Aradan 30 yılı aşkın süre geçmesine rağmen 12 Eylül faşist rejiminin anayasasına dokunmayan parlamento ve siyasi partiler tarih önünde sorumlu olacaklar.

Eğer onlar bunu yapamazlarsa yeni ve gerçek anlamda demokratik bir anayasanın yapımı da, Kürt sorunu dahil, bugün çözüm için dayatan diğer önemli sorunların çözümü de ne yazık ki, toplumun ve koşulların bunun için olgunlaşacağı bir yeni bir bahara, yeni siyasi aktörlere kalacaktır.

Bu aşamada bir çağrımız da davanın asıl sahiplerine, Türkiye ve Kürdistan halklarına, değişim, özgürlük ve demokrasi bekleyen kitleleredir.

Değişime sahip çıkın, barış, çözüm ve demokrasi için sesinizi yükseltin! Parlamentonun, hükümetin ve tüm siyasi aktörlerin size kulak vermesi, sizin taleplerinizi duyurmanıza bağlıdır.

Sözümüz aynı zamanda ülkenin sorumlu aydınlarınadır: Toplumun değişime hazırlanması, sorunların çözümü ve gerçek bir demokrasi ve barış için yapacaklarınız var.”

*   *   *

Burkay’ın konuşmasının ardından gazetecilerin sorularına geçildi. Sorulardan biri PYD lideri Salih Müslüm’in Türkiye ziyareti ile ilgili idi. Burkay bununla ilgili olarak şöyle dedi:

“Diyalogu olumlu buluyorum. İlgili devlet kurumları daha önce öteki Suriye Kürt partilerinin, örneğin Suriye Kürtleri Ulusal Meclisi’nin (ENKS) temsilcileriyle de görüşmüşlerdi. Daha sonra ENKS ve PYD, Sayın Mesud Barzani’nin girişimiyle bir araya gelerek Suriye Kürt Yüksek Konseyi’ni (Desteya Bılınd-DBK) oluşturdular. Bence bu üst konseyin muhatap alınması en doğrusudur.

“Daha da önemlisi diyalogdan ne amaçlandığı ve iki tarafın tutumu, talepleridir. Basına yansıyan bilgilere göre hükümet PYD’den Esat rejimiyle ilişkisini kesmesini, Suriye muhalefetine entegre olmasını ve özerklik ilanından vazgeçmesini istemiş. Esat rejimiyle ilişkilerin kesilmesini biz de doğru buluyoruz. Ama Suriye Muhalefetiyle birleşmek için bu muhalefet Kürt halkının haklı taleplerine evet demelidir. Bugüne kadar bunu yapmadığı için ilgili Kürt partileri muhalefetle birlik yapamadılar. Özerklik isteyip istememek ise bu parçadaki Kürt halkının ve onu temsil eden partilerin hakkıdır. Bu özerk veya federal bir yönetim biçimi olabilir. Kürtlerin buna hakları vardır. Biz HAK-PAR olarak demokratik bir Suriye’den yanayız. Savaş durmalı, taraflar demokratik bir anayasa üzerinde uzlaşmalı ve serbest genel seçimlerle Suriye’nin yeni yönetimi belirlenmeli. Yeni Anayasa’da Kürtlerin, Alevilerin, Dürzilerin ve Hıristiyan halkın hakları da güvenceye alınmalı. Bu bizce demokratik ve federal bir Suriye olacaktır.”

Sorulardan biri Erbil’de toplanacak olan Kürt Ulusal Kongresi’ne ilişkindi. Burkay bununla ilgili olarak da şunu dedi:

“Geçmişten beri böylesine bir ulusal kongre için çabalar oldu. Ama bu isimle, değişik parçalardan çok sayıda Kürt partisinin ve demokratik örgütün, şahsiyetlerin katılacağı bir kongre ilk kez toplanıyor. Bu olumludur. Biz de hazırlık toplantısına katıldık, beklenmedik bir gelişme olmazsa kongreye de katılacağız.

“Böylesi bir kongreden ne beklenebilir? Bu tartışılacaktır. Kanımca gerçekçi olmak gerek. Her parçanın koşulları farklıdır, mücadele koşulları da farklıdır. Dört parça için tek parti olamayacağı gibi, ortak bir yürütme de söz konusu değil. Bence bu kongre görüş alış verişi sağlayacak; ayrıca, hangi noktalarda ortak bir görüş sağlanırsa, onunla ilgili iç ve dış kamuoyuna ortak ses verecektir. Böylesi bir kongrenin Kürt halkının haklı taleplerini duyurmakta olumlu bir işlevi olabilir. Yine Kürt partilerinin ilişkilerini iyileştirmede de olumlu rol oynayabilir.

Burkay Roboski ile ilgili bir soruya ise şöyle cevap verdi: “Başbakan, Roboski olayında emir veren kişi olmadığını söyledi. Ama birilerinin emir verdiği açık. Bu büyük bir katliam; çünkü sınır ticareti biliniyordu ve güvenlik güçleri buna göz yumuyordu. Söz konusu eylem kanımca, aynı zamanda Hükümeti köşeye sıkıştırmak için yapıldı. Hükümet ise bu krizi iyi yönetemedi. Bu işte sorumluluğu olanların üzerine gitmedi. Bu nedenle zor  duruma düştü ve haklı eleştirilere uğradı. Hiç değilse bu aşamadan sonra olay aydınlatılmalı, sorumlular açığa çıkarılıp kendilerinden hesap sorulmalı.”

Burkay’a Gezi olayları ile ilgili de soruldu. Burkay Bu konuda da şöyle dedi: “Gezi Parkı’na topçu kışlası veya AVM yapılması projesine ben de karşıyım. Görüşümü daha baştan söyledim ve parkı korumaya yönelik sivil inisiyatifi destekledim. Hükümet yanlış yaptı, barışçı gösteriyi şiddetle dağıttı. Bu da eylemin yayılıp işin içine şiddet unsurunun karışmasına yol açtı. Hatta bazı çevreler bundan yararlanıp hükümeti sokak eylemleri sonucu düşürmeye heveslendiler. Bu tutumu yanlış buluyorum. Taksim Dayanışma Platformu’nun, hükümetin mahkeme kararına uyacağına, gerekirse plebisite gideceğine dair açıklamasının ardından bu eylemleri sonlandırması, en azından bunun için çağrı yapması iyi olurdu. Hükümet sandıkta düşürülebilir, demokratik yöntem budur.”

Bu Makele4278 Kez Okunmuştur
Last Updated on Tuesday, 22 October 2013 14:03