31 C
Diyarbakır
Pazartesi, Eylül 20, 2021

Dil – Anadil – Anadilde Eğitim

Yaklaşık okuma süresi: 10 dakika

Haydar Cihaner

A-DİL: ilk çağ filozoflarından PLATON dili “kendi özel düşüncelerini sesin yardımıyla özne ve yüklemler aracılığı ile anlaşılabilir duruma getirmek” biçiminde tanımlıyor.

 

Türk dil bilimcilerinden Doğan AKSAN “dil; düşünce, duygu ve isteklerin bir toplumda ses ve anlam yönünden ortak olan öğeler ve kurallardan yararlanarak başkalarına aktarılmasını sağlayan çok yönlü çok gelişmiş bir dizgidir” diye tanımlamaktadır.

 

Bu ilk ve son dönem tanımlamalarının yanında

· “Dil ağzın anahtarıdır”

· “Dil düşüncedir, düşüncenin dışarıya yansımasıdır”

· “ Dil algılama ve kavrama işidir”

· “Dil bir açıklama, bir açığa çıkarmadır”

· “Dil ulusun aynasıdır”

· “İnsan ancak diliyle insandır”

 

Şeklindeki kısa ve özlü tanımlamalarda her biri bir yönü ile dile açıklık getirmektedir.

Tüm bu tanımlamalardan şu anlaşılmaktadır

 

İnsanlar diğer insanlarla ister birebir ilişki ister grupsal ilişki kurmak için yöntemler geliştirmenin kaçınılmazlığını duyumsamışlardır böylece dil kullanmanın insan ilişkileri açısından en belirgin ve esaslı unsur olduğu sonucuna varılmıştır. Çünkü insanoğlu doğadan karşılayabileceği gereksinimlerini, alet ve araçlarını toplumla birlikte kullanabilmesi için bir iletişim aracına sahip olmanın kaçınılmazlığını görmüştür. Bu kaçınılmazlık dilin ortaya çıkışına zemin hazırlamıştır. Bu zemin insanın düşüncelerini ifade edebilme ve başkalarına aktarabilmede, karşısındakini algılayabilmede gerekli olan dili, yani en iyi en önemli iletişim aracını ortaya çıkarmıştır. Ancak dili sadece bir iletişim aracı olarak görmemek gerekir. D.AKSAN “Bir ulusun yaşayış biçimi, inançları, gelenekleri, dünya görüşü hatta bir toplumda tarih boyunca meydana gelmiş olaylar üzerinde hiç bir bilgimiz olmasa yalnızca dil bilim incelemeleriyle o dilin söz varlığının, söz hazinesinin derinliğine inerek bütün bu konularda çok değerli bilgilerin ipuçlarını elde edebiliriz” diyerek dilin toplumsal yaşamın önemli bir yansıması ve ruhu olduğuna vurgu yapmaktadır.

 

HUMBOLDT ise “Dillerin birbirine yabancı oluşu insanların dünyayı farklı biçimlerde algılamasında ve bu farklı anlayışa göre de farklı dil dizgeleri oluşturmasındadır. Dil dizgesi, o dizgede uzlaşan insanları bir arada tutar. Dayanışma, paylaşım, egemen olma duygusu, umut, umutsuzluk, gelenek, görenek, sevinç, üzüntü… Bir toplumun ürettiklerinin tümü bu dilde gerçekleşir” diyerek dilin toplumsal yapının oluşmasına ve ruhuna katkısını dile getirmektedir.

 

DİL DÜŞÜNCE İLİŞKİSİ

Dil ile düşünce arasındaki ilişki birçok dil bilimcisini uğraştırmıştır.

İlk çağ filozofu PLATON “Düşünme ve konuşma şeylerinin aynı şey olduğunu yalnız içinden konuşmanın ruhun sesi açığa vurmadan kendi kendine konuşması” olarak belirtiyor.

 

Günümüz dil bilimcilerinden LANGACKER düşüncenin, bilinçli bir fikir uğraşısı olarak incelendiğinde dilden bütün bütün ayrı olarak ortaya çıktığının saptandığına değinir. Müzik, besteleme, heykel yapma gibi bazı işlerin dile bağlı olmadığını belirten bilgin, kimi zaman düşüncelerimizi anlatacak sözcük bulamayışımızı da hatırlatarak “eğer dil olmadan düşünemez idiysek böyle bir sorun ortaya çıkmazdı” biçimindeki yargısıyla düşüncenin dilden ayrı var olabileceği görüşüne eğilim göstermektedir. Ancak bilgin düşüncenin en büyük bölümünün dille ilgili olduğunu kabul eder. Öte yandan dildeki simgelerin; özellikle adalet, demokrasi, özgürlük… Gibi soyut tasarımlarda önem taşıdığını ifade eder. Örneğin adaletin masa gibi somut bir tasarım uyandırmadığını anlamının saptanmasının bu yüzden zor olduğunu söyler.

 

Görülüyor ki bilgin dil ile düşünceyi birbirinden ayırmakla birlikte kimi soruları cevaplandırmakta zorluk çeker. Soyut kavramlar sorunu bunlardan biridir.

WEISBERGER: Varlıkların ve olayların tasarımını dilsel gereçlere sözcüklere bağlamaktadır.

 

Alman düşünür HEIDEEGGER “Dil düşüncenin evidir” demektedir.

 

Bu anlamda konuşma ile düşünce arasında sıkı bir ilişki vardır. Düşünmeye kişinin sessiz konuşması denebilir. Bu yaklaşım bizi dili kullanma ile düşünsel etkinlik arasında sıkı bir kan bağı olduğuna götürür.

Özetle dil, insan aklının ve düşüncesinin bir ürünüdür. Dil ile düşünceyi bir birinden bağımsız olarak ele almak akıl dışılıktır. Çevreyi, doğayı, kültürü, bilimi anlama, yorumlama ve aktarma aracı olan dilin düşünce ile koparılmayacak bağları vardır. Dil, düşünce ile gelişir, düşüncede dil ile gelişimini sürdürür. WRİTGENSTEİN’ın “dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” görüşü dil ile düşünce arasındaki sıkı bağlantıyı en iyi şekilde vurgulamaktadır.

 

DİL İLE TOPLUM VE KÜLTÜR İLİŞKİSİ

Eğer insanlar toplum halinde yaşamasalardı hiç kuşkusuz dile gereksinim duymayacaklardı. Ancak dil olmasaydı insanların bir arada yaşamaları, anlaşabilmeleri ve bir toplum oluşturmaları da mümkün olmazdı. Yani insanı insan yapan dil, toplumunda temel taşlarındandır. Ulusu ulus yapan ögelerin başta gelenidir. Dil adeta kültürün bel kemiğidir. Ancak insanların yaratıcılıkları söz konusu olmasaydı bu durum oluşmazdı.

 

Dil bilimci HUMBOLD bir ulusun dilinden o ulusun kültürüne, dünya görüşüne inilebileceğini savunur. Ona göre dil bir ulusun ruhunun dış görüntüsüdür.

K.VOSSLER “Dil kültürün aynasıdır” diyerek aynı düşüncelere destek vermektedir. D.AKSAN Bir toplumun sadece dili incelenerek o dili konuşan toplumun hangi kültür hareketlerine sahne olduğunu bulabileceğimizi belirtmektedir.

 

Örneğin Tanzimat dönemindeki bir gazete yazısı Osmanlıların o dönemde hangi dış etkiler altında bulunduğunu, hangi sorunların, hangi eğilimlerin toplumda canlı durumda olduğunu göstermektedir.

 

Ayrıca hiçbir dil herhangi bir bilim dalını anlatmada yetersiz değildir. Bu anlamda yetersizlik o alanda yeterince işlenmemiş oluşundan kaynaklı olabilir. Çünkü bilimi olmayan toplum yoktur.

 

Y. KEMAL “Dünya bir birini besleyen bin çiçekli bir kültür bahçesi olmuştur, geçmiş kültürlerin gübrelediği birikim toprakların bir kültür bahçesi olmuştur. Bilinçli ya da bilinçsiz bu büyük kültür bahçesinden bir çiçeği yok etmek, insanlıktan bir rengi, bir kokuyu, bir güzelliği, bir yaratıcılığı atmakla bir tutulmuştur” demektedir.

 

Geçmişte Franko’nun baskıcı ve şiddete dayanan uygulamalarını yaşamış olan İspanya’da Anayasanın 3. maddesi “ İspanyanın farklı dillerden oluşan zenginliği özel olarak gözetilmesi ve korunması gereken kültürel bir varlıktır” şeklinde değişmişse sanırım bu değişimden Türkiye bazı dersler çıkarmalıdır. Ret ve inkar anlayışı günümüz anlayışı değildir. 2000’li yıllarda bu anlayış hiç kimseye bir şey kazandırmaz.

 

Kültürün gelişkin olması toplumda yüksek duyguları, örneğin sanattan zevk almayı sağlar. Halbuki eğitilmemiş toplumlarda bu duyguları görmek oldukça zordur. Güzel ile çirkin arasındaki ince ayrımlara varamazlar.

 

Kelime olarak kültür değişik şekillerde tanımlanabilir.

 

M. BAYRAK “İnsanlığın yarattığı tüm maddi manevi değerler toplamının adı olan kültürün, bir halkın oluşumunda ve kişilik bulmasında çok köklü bir işlevi bulunduğu herkesin kabul edeceği bir gerçekliktir. Kültür, bir yandan bir halkı yok olmaktan kurtarırken, bir yandan da insanlığın yükselmesine, yücelmesine, güzelleşmesine ve zenginleşmesine katkı sunan en önemli kaldıraçtır. Bunun tersini düşünürsek dilini ve kültürünü yitiren bir halk hemen tümüyle yok olmakla yüz yüze kalırken, insanlıkta kendini zenginleştiren ve güzelleştiren kültür damarlarından birini kaybederek zaafa uğrar” der.

SAPIR “Kültür, varlığımızın yapısını belirleyen sosyal bir süreçle öğrendiğimiz uygulama ve inançların, maddi ve manevi öğelerin birliğidir der.

TYLOR “Kültür ya da uygarlık bir toplumun üyesi olarak insanoğlunun öğrendiği bilgi, sanat, gelenek-görenek ve benzeri yetenek, beceri ve alışkanlıkları içine alan karmaşık bir bütündür” der.

 

Kültürün bazı özellikleri şu şekilde sıralanabilir:

 

· İnsanlar dil yoluyla öğrenerek kazanırlar

· Kültürün tarihi bir geçmişi vardır ancak süreklilik arz eder. Zamanla değişikliğe uğrama özelliğine sahip dinamik bir kavramdır. Kültürel değişim genel olarak yaşama biçiminin değişimi ile paraleldir.

· Dilsiz taşınan hiçbir kültür yoktur.

· İnsanları hayvanlardan ayıran en önemli özellik insanın kültürel bir varlık oluşudur.

· Ana dilini iyi öğrenen insanlar kültürel alanda yetkinleşirler.

· Dil ile kültür iç içedir biri olmadan diğeri de olmaz.

 

ÇOK KÜLTÜRLÜLÜK
Bir ülkede kır-kent veya bölgeler arasında aynı dili konuşanlar arasında kültürel farklılıklar olabildiği gibi benzeşmelerde olabilir. Bu durum bir kesimin diğeri ile yeterli alış-verişte bulunmaması ile yani içe kapalı olmakla doğrudan ilişkilidir.

 

İngiltere’nin kuzeyi ile güneyi arasında kültürel farklılıklar olduğu gibi bu durum Fransa’da, ABD’ de daha doğrusu tüm ülkelerde olabilmektedir.

20.yy başlarında milli devletlerin kurulması bu devletlerde milliyetçilik ideolojisinin dürtüsü ile yekpare, milli kültürler oluşturmak istemişlerse de bu çaba bir başarı getirememiştir.

 

Birçok ülkede ise farklı dilleri kullanan halklar vardır. Doğası gereği her toplum kendi kültürünü kendi dili ile tarihten miras olarak aldığı için farklı kültürlere sahiptirler. Çoğu zaman hakim ulus asimilasyoncu politikalar ile diğer toplumların dilini ve kültürünü ortadan kaldırmaya çalışır. Halbuki insanlığın gereği, temel hak ve özgürlükler ekseninde çok kültürlü toplumlar farklı kültürleri bir zenginlik kabul edip bir arada yaşama erdemini gösterebilirler. Örneğin Belçika da bir zamanlar “Diller savaşı” kültürlerin savaşı olarak ortaya çıkmışken günümüze dillerin eşitliği temelinde kültürlerin eşitliği esas alınarak yeni bir yönetim oluşmuştur.

 

Dil kültürün anahtarıdır bu anahtar olmadan kültür kapalı kalır.

 

N.UYGUR: “Kimi bile bile körüklenen, kimi bilinçaltında yatan dil düşmanlığı ile insan, aşağımsama türünden oldukça yaygın tutumlar, çoğu kez tiksintilerle horlayanların kendi kültürlerini, dolayısıyla kendi dillerini, kültürlerin, dillerin en yücesi, en geçerlisi diye üstün görmesinden kaynaklanmaktadır”

Bu nedenle çok kültürlülükle ilgili sorunların çözümünü politikacılara bırakmak oldukça yanlış bir tutumdur. Ne mantıksal olarak ne de ahlaki olarak doğru bir davranış değildir. Bu anlamda asıl görev eğitim bilimcilerine düşer. Eğitimcilerin görevi kendilerine buyrulan “tek dil, tek kültür” anlayışını yerine getirmek değildir.

 

A.N. WHİTEHEAD insanlar için “Başka töreleri olan başka uluslar birer düşman değil, tanrı armağanıdır. İnsanlar komşularında dikkatlerini çekecek oranda yabancı bir şey, hayranlıklarını uyandırmaya yetecek oranda büyük bir şey ararlar” demektedir

 

Çağımız bilgi çağıdır. Toplumlar bilgiyi oluşturan, biriktiren ve geliştiren toplumlar olabilmek için çağdaş olmak zorundadırlar böyle bir toplum “ Yalnız kendi kültürünü tanımakla, kendi kültürel değerlerini bilmekle yetinmez. Kaldı ki günümüzde kültür, bir toplumun kendine özgü yaşama, düşünme, anlatma biçimi olarak tanımlanmamakta ve onun hem ait olduğu toplumun değerler sisteminin bütününü oluşturduğu hem de bu değerleri yansıttığı kabul edilmektedir. “Değer” ise doğal olarak “önem ve ölçü” kavramlarını yani karşılaştırmayı içerir… Yani ulusal kültürün, ulusal değerlerin, bilinçli olarak anlaşılması ve öğretilmesi için o ulusun fertlerinin başka dil ve kültürleri de bilmesi şarttır. Ancak kendilerine özgü olan değerlerin ne yönden ve ne ölçüde başka kültürlerdeki değerlerden farklı olduğunu bilen kişiler gerçek ve bilinçli şekilde kendi kültürlerini anlama şansını elde ederler. Dolayısıyla yabancı dil öğrenen kişi yalnızca dilini öğrendiği kültürü tanımakla kalmaz, aynı zamanda kendi kültürünün değerlerini ve özelliklerinide kavramış olur.

 

E.MORİN “21.yy. damgasını vuracak olan dünya görüşü “çoğulculuktur” ve 21.yy çok dil bilen “çok kültürlü” kişilerin çağı olacaktır der.

 

B- ANADİL

 

Bir bebek henüz annesinin karnında iken annesinin konuşurken çıkardığı ses dalgaları ile tanışır. Bu ses dalgaları duyu sinirleri aracılığı ile beyine kadar ulaşır. Doğduğu andan itibaren annesinden ve çevresinden yavaş yavaş ana dilini öğrenir. Bu öğrenme sırasında bebekler, sözcüklerin ne olduğu ile ilgili bir ön kavramaya sahip değillerdir. Bu yüzden sözcüklerin bileşimlerini söyleyerek onlara ana dilini öğretemeyiz.

 

Çocuk ise dili öğrenmeye başladığı andan itibaren sesleri, sözcükleri birleştirmekle işe başlamaz. Daha çok hangi sözcüklerin anlamlı olduğuyla işe başlar. İleriye yönelik öğrendikçe kendi sözcüklerini ayrımlar.

 

Çocuğun bir dilinin oluşu “öğrenme” diye adlandırılmamalıdır. Çünkü çocuk kendi dilini kendisi öğrenir. Bu anlamda ana dil genel olarak annenin kullandığı bir dil olarak algılansa da böyle bir tanımlama eksik bir tanımlamadır. Çünkü ana dil çocuğun ailesinin, çevresinin ve soyunun dilidir.

 

J.MAROUEAUSE Ana dili “bir kimsenin bilinçli bir öğrenim evresi olmaksızın önceki kuşaklardan yada çevresinden kazandığı dil” olarak tanımlamaktadır.

D.AKSAN “Yabancı bir ülkede haftalarca, aylarca, tek başına yaşayan, ana dilini konuşma olanağından yoksun kalan bir insan günün birinde, yanı başında kendi dilinden konuşulduğunu duysa, o anda birden ırkili verecek, anlatılması güç bir iç aydınlığına, mutluluğa erişecektir. O anda ta içinden, ana diline olduğu kadar, ulusuna bağlılığını da duyacaktır. Yabancı ülkelerde uzun süre vatandaşlarından uzak yaşayan kimselerde – o ülkenin dilini iyi bilseler bile- görünen ruh çöküntüsü, sıla özlemi kadar, ana dili ile konuşmamanın, duygu ve düşüncelerini onunla açıklayamamanın büyük etkisi vardır. Burada bildirişme, başkaları ile haberleşme, anlaşma olanaklarına sahip bir kimse söz konusu olmakla birlikte bu kimsenin her zaman bir yanı eksik kalmakta, bilinçaltına inen, onu çepeçevre saran bir başka bildirişme dizgesinin önemi ortaya çıkmaktadır” diyerek ana dilin önemini ve anlamını vurgulamaktadır.

 

Demek ki benliğimizi bu derece saran ana dili, bir toplumu ulus yapan ögelerin en başta gelenidir. Ulusun bireylerini bir birine kenetler. Bu anlamda ana dili, aynı ulustan yani aynı dil birliği içindeki kişilere ortak bir “evreni anlama ve anlatma yolu” kazandıran, insanın zihninde evreni biçimlendiren bir düşünce dizgesi olarak karşımıza çıkar. İnsanoğlu ana dili ile birlikte, o dili konuşan toplumun yüz ve el hareketlerini, çeşitli olaylar karşısındaki tepki biçimlerini de alır.

 

Ana dili çeşitli açılardan ele alacak olursak şöyle bir sıralama yapabiliriz:

 

— Belli bir ses dizgesi olarak ana dil

· Evrene bakış biçimi, anlatım yolu olarak ana dil

· Bir ulusun kültürünün aynası olarak ana dil

· Bir toplumu ulus yapan etkenlerin en önemlisi olarak ana dil

Bu sıralamadan ana dilin önemi, yetişmekte olan kuşaklara eksiksiz benimsetilmesi yalnız bir ulus borcu değil, aynı zamanda o ulusun ilerlemesi, çağdaş bilim, teknik ve sanat gelişmelerine ayak uydurabilmesinin de başta gelen koşullarından biri olarak da kavranmalıdır.

N.ATEŞ : “Anamın dili” adlı yazsında şunları söylemektedir “anamın dilinde, ninni dinlediğimde, her zaman yaşadığımın farkına varırım. Anam bir lori söylediği zaman kendime gelirim, kuşları çağırır, böcekleri çağırır, çakıl taşları ile oyun oynardım, düşlerimin bahçesini süslerdim… Bir gün beni çağırdılar, gel dediler sen yedi yaşına girdin mektebe gideceksin. Bir kara önlük, ak yaka doladılar boynuma, tuttular elimden Güllüce köyünün beyaz taşlarından yapılmış, üzeri saçla örülmüş, bir geniş soğuk binaya götürdüler. İşitmediğim garip bir dilden konuşuyorlardı. Dilinden anlamadığım iyi giyimli kadın bana bir şeyler soruyor, bense susuyordum. Kadın kızıyordu. Bu kızgınlıkla dövüyordu beni, sonra anamdan öğrendiğim dili konuşmamamı, konuşursam her gün böyle dayak yiyeceğimi söylediler…” diyerek dil yasağı ile bir kültürün boğdurulmak istendiğine vurgu yapılmaktadır.

 

C- ANADİLDE EĞİTİM

Eğitimin çok çeşitli amaçları olmakla birlikte genel olarak bireyin düşünen, araştıran, kuşku duyabilen bu kuşkular doğrultusunda çevresini olduğu gibi kendisini de sorgulayabilen, günü yaşamak yerine geçmişten ders çıkaran ve geleceği öngörebilen, hak aramasını bilen, haksızlığa karşı medeni cesaret gösterebilen, toplumsal ve bireysel sorumluluk taşıyabilen yeteneklerini bilen ancak o yetenekleri geliştirme adına kendini zorlayan, kendini yenileyen, başladığı işi bitirme gücünü kendinde bulan, yapıcı olan yetiştirme hedefi söz konusudur.

 

Tüm bu hedeflerin gerçekleşebilmesinin bireyin eğitim aşamasında kullandığı dil ile sıkı bir ilişkisi vardır. Bu dil bireyin anadilidir. Çünkü çocuğun okul öncesi en çok konuştuğu dil anadilidir. ve bu dille kendini en iyi şekilde ifade etmektedir.

 

Bilimsel araştırmalara göre okul öncesi çocuğun kelime hazinesi 2500–5000 arasında olup bu hazine kendi anadilinde yer alır. Okul evresinde bu potansiyeli değerlendirmemek, binanın temel yapı taşlarını dinamitlemekle eş değerdir, geleceği bir anlamda öldürmektir. Dil deposu düşüncenin deposu olduğuna göre bu depoyu yok saymak çocuğu körleştirmek, düşüncesizleştirmektir.

 

Ana dilde eğitimin pedagojik anlamda önemini kısaca bu şekilde belirledikten sonra onun temel bir insan hakkı olduğunu da belirtmek gerekiyor.

Ana dilde eğitim hakkı vazgeçilmez bir haktır. Bu hakkı yok saymak her şeyden önce insanlığa saygısızlıktır. Özgürlüğün kısıtlanmasıdır. Ana dilde eğitimle bir toplumun kültürü yeniden yaratılır ve gelecek kuşaklara sunulur. Aksi durum ana dili zamanla yok olmaya mahkum kılabilir. Zaten Türkiye’de son zamanlarda hafiflemekle birlikte zora dayanan asimilasyon politikaları aslında bir kültürel kıyımdır, ırkçılıktır, soykırımdır. Her eğitimcinin, aydının, demokratın daha doğrusu kendisine insanım diyen insanın ana dilde eğitime destek vermesi gerekir.

 

· TÜRK EĞİTİM SİSTEMİNDE ANADİL

 

Anadolu birçok halkın yurt edindiği bir bölge olması özelliği ile medeniyetlerin beşiği olarak kabul edilir. Bu anlamda Anadolu’da birçok dil ve kültür iç içe geçmiş bir birini etkilemiş ve etkilenmiştir. İslamiyet’in kabulünden sonra Türkçe-Kürtçe-Arapça ve Farsça karışımı Osmanlıca denilen bir dil özellikle saray çevresinde yaygın olarak kullanılmaya başlandı. Bu dönemde halkların kendi dilleriyle konuşmalarına da karışan olmamıştır. Ulus düşüncesi oluşmamış ümmetçi anlayış belirleyici olmuştur. İmparatorluk kültürel müdahale oluşturmadan egemenlik alanını genişletmek istemiştir. Ancak 1. Meşrutiyet dönemi ile birlikte uluslaşma hareketleri baş göstermiş ve Türkçe ön plana çıkmaya başlamıştır. İttihat ve Terakki Partisi ile başlayan milliyetçilik, şovenizmin de ayak seslerini beraberinde getirmiştir.

 

1923 de cumhuriyetin kurulmasıyla beraber tekçi anlayış refleksi ile Anadolu’da ki halkların dilleri ile kültürleri yok sayılmış ve devletin kurumsallaşması sadece Türk dili ve kültürü üzerinden düzenlenmiştir. Türkçe dışındaki bütün diller yasaklanmış, kültür zenginliği talan edilmiş, asimilasyoncu politikalar dayatılmıştır. Bu duruma karşı çıkışlar kanla bastırılmış, kültürel ırkçılık, dil yasağı vb. yaygınlaşarak Türk ulusuna dayalı tek dil tek tarih, tek kültür, tek mezhep gibi çağ dışı ırkçı şoven uygulamalar Anadolu halklarına dayatılmıştır.

 

Tüm bunlar yaşanırken 1789 sayılı M.E temel kanununda ırkçılığa yer olmadığı belirtilmiştir. “Eğitim kurumları, dil, ırk, cinsiyet ve din ayrımı gözetmeksizin herkese açıktır” denilmiştir. Yazılan ile yapılan arasındaki çelişki sanırım Türk eğitim sisteminin şahsına münhasır olsa gerek. Yine 1924’de çıkarılan Tevhidi-Tedrisat kanunu ile diğer diller yok sayılmıştır. Bu kanun da “Devletin dili Türkçedir. Eğitim-öğretimde başka dil kullanılamaz” denilmektedir. 1982 anayasasında Anadolu’da ki dil ve kültürlere karşı inkar politikası şu şekilde yer almıştır. Madde 3 “Türkiye devletinin dili Türkçedir” Madde 42 “Türkçeden başka hiç bir dil eğitim-öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez. T.C Anayasasının 26. Maddesi “herkes düşünce ve kanaatlerini söz-yazı-resim ve başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber ve fikir verme-alma serbestliğini de kapsar “ demesine rağmen bu anayasanın yazımından sonra ne kadar insanın bu nedenlerle hapse atıldığını anımsıyanlarımız oldukça fazladır. Zaten 82 anayasası bir bütün olarak çarpık ve zıt yaklaşımları içermektedir. Ancak dünyadaki gelişmeler karşısında 1990’da yerli dillerin konuşulması yasağı gibi ilkel ve hiçbir yerde görülmeyen, konuşma dili yasağı serbest bırakılmıştır. Ana dilde Türklerin dışındaki halkların düşüncelerini sanat üretimine, kültür faaliyetlerine aktarması, ana dilleriyle eğitim-öğretim görmesi, basın yayında anadil kullanılması, radyo, TV, gazete çıkarması tiyatro vs. yasağı uzun süre devam etmiştir.

 

AKP 2000’li yıllarda iktidara gelmesinden sonra bu yasakların bir Kürt sorunu yarattığını görerek Kürtçe TV yayını başlatmış, bir iki üniversitede Kürt Dili ve Edebiyatı bölümleri açılmıştır. Bunlar ve benzeri açılımlar geçmiş hatırlandığında akla bile gelemeyecek yenilikler olarak kabul edilebilir. Ancak hükümetin başı Sayın Erdoğan “Anadilde eğitime kapılarımız kapalı” diyorsa demek ki böylesi bir anlayışın sahiplerinden medet ummamak gerekir bu anlamda yapılacak mücadeleyi kendi öz güçlerimize dayandırarak Türkiye ve dünyanın duyarlı insanlarının desteğini de alarak devam ettirmek zorundayız.

İlgili İçerikler

İletişimde Kalın

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
0TakipçilerTakip Et
0AbonelerAbone

Son Eklenenler